30 Haziran 2016 Perşembe

Giriş: Hazreti Yusuf Medresesi Nedir?

Giriş: Hazreti Yusuf  Medresesi Nedir?


" ... Yusuf daha nice yıllar zindanda kaldı" (Yusuf Suresi, 42) ayetinin ihbarı ve sırrıyla Yusuf Aleyhisselam mahpusların piridir. Ve hapishane bir nevi Medrese-i Yusufiye olur."1
Bu sözler, hayatı boyunca Kuran ahlakını insanlara anlatan ve sadece bu nedenle bazı çevrelerin düşmanlığını kazanarak suçsuz yere 30 yılını sürgünlerde ve hapishanelerde geçirmiş olan, 20. yüzyılın en büyük İslam alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi'ye aittir.
Bediüzzaman'ın bu sözünde hapishane için Medrese-i Yusufiye tanımını kullanmasının ve bu kitabın isminin "Hz. Yusuf Medresesi" olmasının nedeni ise şöyledir: İnsanları yalnızca Allah'a kulluk etmeye ve güzel ahlaklı olmaya çağıran samimi Müslümanlar için, hiçbir suçları bulunmadığı halde zaman zaman yaşamak zorunda bırakıldıkları hapishaneler, manevi açıdan çok güzel birer eğitim ve nefsi terbiye yeridirler. Diğer bir deyişle, müminler için hapishaneler birer medrese hükmündedirler.
Bu medreselerin Yusuf ismiyle anılmalarının nedeni ise, -Kuran'da bildirildiği üzere- Allah'a imanı ve güzel ahlakı ile tanınan Hz. Yusuf'un suçsuz yere hapis yatmış olmasıdır. Hz. Yusuf, kendisinin suçsuz olduğuna dair deliller apaçık ortada olmasına rağmen, Allah'ın dinini anlatan bir insan olduğu için iftiraya uğramış, ardından hapse atılmış ve yıllar yılı hapiste kalmıştır. Bu olaylar esnasında, başına her gelenin Allah'tan bir hayır olduğunu bilmiş, hapiste dahi tebliğ vazifesine devam ederek diğer mahkumlara Allah'ın varlığını ve güzel ahlakı anlatmış, hapis hayatı boyunca asla bir şikayette bulunmamıştır. İşte onun bu tavrı, kendisinden sonra gelen tüm müminlere de güzel bir örnek teşkil etmiştir.
Hz. Yusuf'tan başka İmam-ı A'zam, İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel ve yakın tarihimizden Bediüzzaman Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan ve Gönenli Mehmet Efendi gibi Kuran ahlakını anlatmak için yaptıkları mücadele ile bilinen samimi Müslümanlar, Allah'ı ve dini inkar eden, müminlerin samimiyetlerini takdir edemeyen kişiler tarafından haksız yere suçlanmışlardır.
Bu değerli kişiler türlü iftiralara uğramış, sahte delillerle aleyhlerinde tuzaklar kurulmuş ve bu iftiralardan dolayı da hapisle cezalandırılmışlardır. Bu değerli İslam büyükleri de aynı Hz. Yusuf gibi başlarına gelen zorluk ve sıkıntıyı kendileri için bir nimet bilmişler, ahiretteki karşılığını düşünerek sevinmişlerdir. Hapis hayatındaki zorlukların kendileri için manevi bir eğitim, bir nevi inzivaya çekilme olduğunu düşünerek, hapiste değil de Medrese-i Yusufiye'de olduklarını kabul etmişlerdir.
Ömrünün büyük bir bölümünü Medrese-i Yusufiye'de geçirmiş olması nedeniyle, bu kitapta değerli tefekkürlerinden birçok alıntı bulunan Bediüzzaman Said Nursi, Denizli hapishanesinde yazdığı Meyve Risalesi'nde hapishaneyi bir medrese olarak gördüğünü şöyle ifade eder:
"… Eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım halde; sizi yeminle temin ederim ki ahirete imanın nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve teselli ve metanet, belki mücahidane, karlı bir imtihan dersinde daha büyük bir mükafatı kazanmak için bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi Medrese-i Yusufiye ünvanına layık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum."2
Salih müminler, Kuran ahlakını yaşamak ve insanlar arasında da yaymak istedikleri için dini inkar edenleri daima karşılarına almışlardır. Bu kişilerin tarih boyunca iman eden insanları yıldırmak için uyguladıkları yöntemlerden biri, onları iftiralarla, haksız suçlamalarla, sahte delil ve yalancı şahitlerle, tuzaklarla halkın ve hukukun önünde suçlu duruma düşürmek ve bunların sonucunda ise hapse atılmalarını sağlamaktır.
İnkar edenlerin bu yöndeki kışkırtmaları ve yarattıkları infial sonucunda hapisle cezalandırılan müminler, olayları yüzeysel değerlendiren bir kişi için bir cezaevindedirler. Ancak özünde, tıpkı inzivaya çekilmiş bir münzevi, yıllar yılı mağaraya sığınarak yaşayan Ashab-ı Kehf veya suçsuz olduğu halde yıllar yılı hapiste kalan Hz. Yusuf gibi kendilerini manevi yönden geliştirdikleri, Allah'a daha çok yakınlaşarak ilimde derinleştikleri ve pek çok yönden güçlendikleri bir "terbiyehane"dedirler. Bu açıdan bakıldığında, müminlere zulmetmek, imani hizmetlerine engel olmak isteyenler, onları hapse atarak gerçekte büyük bir hayra vesile olmaktadırlar.

DİPNOTLAR

1 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onbirinci Şua, Meyve Risalesi, s.193
2 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı,  Onbirinci Şua, Meyve Risalesi,  s. 226

Allah'ın Elçilerinde Güzel Örnekler Vardır

Allah'ın Elçilerinde Güzel Örnekler Vardır


Allah Kuran'da birçok peygamberin hayatındaki en güzel kıssalardan haberler verir. Allah Yusuf Suresi'nde bunu şöyle bildirir:
Biz bu Kur'an'ı sana vahyetmemizle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana aktarıyoruz, oysa sen, daha önce, bundan haberi olmayanlardandın. (Yusuf Suresi, 3)
Allah bir başka ayetinde ise peygamberlerin kıssaları için şöyle buyurur:
Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir." (Yusuf Suresi, 111)
Allah'ın bu ayetinde de bildirdiği gibi, Kuran'da peygamber kıssalarının anlatılmalarının nedeni, insanların, peygamberlerin hayatlarına bakarak ibret almalarıdır. Kuran'ın özünü kavrayamayan birçok insan peygamberlerin hayatlarını birer efsane ya da menkıbe gibi görüp, türlü eklemeler yaparak birbirlerine aktarırlar. Ancak peygamberlerin hayatlarını, güzel ahlaklarını kendilerine örnek almayı, onlar gibi davranmayı, onların yolunu izlemeyi düşünmezler. Peygamberleri yüzeysel değerlendirdikleri için, onların Kuran ahlakını tüm dünyaya anlatmak konusunda gösterdikleri halisane çabayı, tüm hayatlarını, gecelerini ve gündüzlerini bu ahlakın yayılması için harcamalarını, Allah'a olan derin iman ve bağlılıklarını örnek almazlar. Oysa Kuran'da kıssaları aktarılan peygamberlerin tümünün hayatlarının her döneminde müminler için çok güzel örnekler vardır.
Örneğin Hz. Muhammed' (sav)in kavminin önde gelen inkarcılarıyla, müşriklerle ve münafıklarla olan mücadelesi, Hz. İbrahim'in putları ilah edinen kavmine karşı mücadelesi ve onları bu inançlarından vazgeçirmek için kullandığı yöntemler, Hz. Musa'nın hem kavmine karşı zorbaca davranan, insanlara çok büyük zulümler yapan Firavun'a, hem de anlayışı zayıf olan kavmine karşı cesur ve sabırlı mücadelesi, Hz. Eyüp'ün kendisine Allah'tan bir deneme olarak verilen dert ve hastalığa sabrı ve Allah'a olan teslimiyeti, Hz. Yusuf'un küçüklüğünden itibaren sürekli olarak kendisine tuzaklar kurulmasına rağmen daima Allah'a yönelmesi, müminlerin kendilerini terbiye etmeleri için birer örnektirler.
Salih bir mümin, güzel ahlaka dair herşeyi Kuran kıssalarına bakarak öğrenebilir. Örneğin Allah'a iman eden, samimi, dürüst, güzel ahlaklı bir insan olmasına ve çevresindeki insanları daima Kuran ahlakına davet etmesine rağmen, bazı insanlar tarafından düşmanca bir tavırla karşılanabilir, iftiraya uğrayabilir. Fakat güzel ahlakına ve Allah yolunda gösterdiği samimi çabasına rağmen neden bu şekilde haksız bir tavra maruz kaldığına hiçbir zaman şaşırmaz veya bundan dolayı üzüntü duymaz. Çünkü tarih boyunca Kuran ahlakını yaşayan ve insanları da bu üstün ahlaka davet eden tüm samimi insanların aynı muamelelere maruz kaldıklarını Kuran'dan öğrenmiştir. İman edenlerin Kuran'dan öğrendiği bir başka gerçek ise, bu tarz sıkıntı ve zorluklarla karşılaşan salih müminlerin başlarına gelenlere daima sabrettikleri, tüm olayları tevekkül ve teslimiyetle karşıladıklarıdır.
Örneğin Hz. Muhammed (sav), müşrikler tarafından, yanındaki arkadaşıyla birlikte Mekke'den çıkartıldığında bir mağaraya sığınmış ve arkadaşına "... Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir..." (Tevbe Suresi, 40) diyerek tevekkülünü ve teslimiyetini göstermiştir. Dolayısıyla aynı durumda olan bir müminin de Peygamberimiz (sav) gibi tevekküllü davranması ve Allah'ın kendisiyle birlikte olduğunu unutmaması gerekir.
Hz. Şuayb ise kavmini Allah'a iman etmeye çağırmış ve onları Allah'ın azabına karşı uyarmıştır. Ancak kavminin "kibirli ve laf anlamayan" önde gelenleri Hz. Şuayb'a, onu ve yanındakileri tehdit ederek karşılık vermişlerdir. Kuran'da Hz. Şuayb ile kavminin önde gelenleri arasındaki bir konuşma şöyle haber verilmektedir:
Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: "Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz." (Şuayb:) "Biz istemesek de mi?" dedi. "Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah'a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş değildir. Rabbimiz, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah'a tevekkül ettik. 'Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında 'Sen hak ile hüküm ver,' Sen 'hüküm verenlerin' en hayırlısısın." (Araf Suresi, 88-89)
Hz. Şuayb'ın kavminin bu tehditlerine ve saldırganlığına rağmen gösterdiği kararlılık, müminlerin peygamberlerden öğrenmeleri gereken bir diğer mümin özelliğidir. Hz. Şuayb'ın kavmi ise, tarih boyunca Allah'ın dinini inkar eden tüm insanlarda görülen bir tavır içindedir. Dolayısıyla tüm bunları Kuran'dan öğrenen bir mümin, çevresindeki inkarcıların saldırgan tavırlarından, iftiralarından ve tehditlerinden dolayı asla şaşırmaz, en ufak bir üzüntü duymaz.
Hz. İbrahim de, inkarcılarla yaptığı mücadeledeki kararlı tavrıyla Kuran'da örnek olarak gösterilmiştir. Hz. İbrahim, kavminin putlara tapmasını engellemek için onlara Allah'ın varlığını ve birliğini anlatmış, taptıkları putların hiçbir şeye güç yetiremeyen, tahtadan oyulmuş varlıklar olduklarını göstermiştir. Kavminin Hz. İbrahim'e verdiği karşılık ise, onu ateşe atıp yakmaya kalkışmak olmuştur:
Dediler ki: "Onun için (yüksekçe) bir bina inşa edin de onu çılgınca yanan ateşin içine atın. Böylelikle ona bir tuzak hazırlamak istediler. Oysa Biz, onları alçaltılmışlar kıldık." (Saffat Suresi, 97-98)
Hz. İbrahim'in bu saldırılara verdiği karşılık ise şöyledir:
(İbrahim) Dedi ki: "Şüphesiz ben, Rabbime gidiciyim; O, beni hidayete erdirecektir." (Saffat Suresi, 99)
Kuran'da geçen peygamber kıssalarından öğrendiğimize göre, bulundukları toplumları Allah'ın dinine ve güzel ahlaka çağıran elçiler ve salih müminler daima, o toplumun dine karşı cephe alan önde gelenleri ile karşı karşıya gelmişlerdir. Müminler insanları iyiliğe ve güzelliğe çağırmalarına rağmen, bu kesim tarih boyunca müminlere, özellikle de elçilere düşman olmuş, onları etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. İnananların yaptıkları hayırları engellemek, Allah'ın dinini ve güzel ahlakı anlatmalarını durdurabilmek için kullandıkları yöntemlerse yüzyıllardır hiç değişmemiştir. Bu mübarek insanlara, "delilik", "sapkınlık", "menfaatçilik" gibi olmadık iftiralar atarak, onları halkın gözünde küçük düşürmeye yeltenmişler, onları bulundukları yerden sürmekle veya ölümle tehdit etmişler, tuzak kurarak, baskı altına alarak veya hapse atarak çalışmalarını engellemeye çalışmışlardır. Bu çevrelerin salih müminlere karşı giriştikleri bu haksız mücadelede kullandıkları yöntemleri ve çeşitli iftiraları bildiren ayetlerden bazıları şöyledir:
Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (dalalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır.(Kamer Suresi, 24-25)
Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim." Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. (Neml Suresi, 48-50)
Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve: "Delidir" dediler. O 'baskı altına alınıp engellenmişti.' (Kamer Suresi, 9)
Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)
İnkar edenler, elçilerin ve salih müminlerin Allah'ın dinini anlatmalarını ve insanları ahiret gününe karşı uyarmalarını engellemek içinse hapisle cezalandırma yöntemini sıkça kullanmışlardır. Hapisle amaçlanan şey, iman edenlerin diğer insanlarla görüşmelerini engellemek ve tüm faaliyetlerinin önünü kesmektir. Söz konusu inkarcı çevrelerin attıkları iftiralar ve yaptıkları kışkırtmalar sonucunda, salih müminler halka yanlış tanıtılmışlar ve bunun sonucunda da hiçbir suçları bulunmamasına rağmen hapse atılmışlardır. Ancak burada önemle vurgulanması gereken nokta şudur: İnkarcıların önde gelenleri müminlere karşı bir suçlama faaliyeti içine girerler, ellerindeki imkanları müminleri ortadan kaldırmak için kullanırlar ve bu şekilde müminleri diğer insanlara yanlış tanıtırlar. Hapis ise bu yanlış tanıtmanın veya söz konusu çevrelerin iftiraları ve entrikaları sonucunda gelir. Kuran'da, hiçbir suçu bulunmadığı halde iftiraya uğrayarak hapse atıldığı ve yıllarca hapiste kaldığı bildirilen peygamber Hz. Yusuf'tur. Hz. Musa ise Firavun tarafından hapse atılmakla tehdit edilmiştir. Hz. Musa Firavun'a Allah'ın varlığını anlatmış ve şöyle demiştir:
"Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi (Musa)." (Şuara Suresi, 28)
Firavun'un Hz. Musa'ya verdiği karşılık ise şöyle olmuştur:
(Firavun) dedi ki: "Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım." (Şuara Suresi, 29)
Dikkat edilirse Firavun'un Hz. Musa'yı hapse atmakla tehdit etmesinin nedeni Hz. Musa'nın Allah'a iman etmesi ve Firavun'un ilahlığını kabul etmemesidir, yani aslında ortada hapis cezasını gerektiren bir suç yoktur.
İlerleyen sayfalarda daha detaylı olarak göreceğimiz gibi, Hz. Yusuf'un da hapse atılmasına neden olabilecek bir suçu yoktur. Kendisine iftira atılmıştır ve herkes Hz. Yusuf'un suçsuz olduğunu görmesine rağmen, ayetin ifadesiyle onu "zindana atmak görüşü daha ağır basmış" (Yusuf Suresi, 35) ve bunun sonucu olarak yıllarca hapiste kalmıştır. Bu nedenle Hz. Yusuf'tan sonra tarih boyunca inkar edenlerin iftiralarına uğrayan, onların haksız saldırıları sonucunda hapse atılan salih müminler bundan dolayı kesinlikle üzüntü duymamışlardır. Hatta Hz. Yusuf Medresesi'nde bulunmanın, orada pek çok yönden eğitilerek "derece" almanın neşesini ve keyfini yaşamışlardır.
Bu kitabın konusu da inkar edenlerin kışkırtmaları ve iftiraları sonucunda hapisle cezalandırılan müminler için hapishanenin aslında Allah'ın kendilerini Rab sıfatıyla eğittiği bir eğitim yeri olduğudur. Olaylara yüzeysel bir şekilde bakan bir göze göre, Allah yolunda oldukları için hapse atılanlar ceza almış gibidirler. Oysa gerçekte onlar Hz. Yusuf Medresesi'nde eğitim almakta, manevi ve ilmi olarak derinleşmektedirler. Unutulmamalıdır ki bu zorluklar iman edenlerin cennetteki derecelerinin artmasına vesile olan güzelliklerdendir.

Hz. Yusuf'un Hayatı

Hz. Yusuf'un Hayatı

Önceki bölümde de bildirildiği gibi elçiler her tutum ve davranışlarında Allah'a yönelen çok değerli insanlardır. Her biri, samimiyetleri, doğrulukları, metanetleri, tevekkülleri, sabır ve kararlılıklarıyla inananlar için çok güzel bir örnek teşkil etmektedirler. Hz. Yusuf da bu özelliklere sahip peygamberlerden biridir. Başına gelen türlü zorluk ve sıkıntı karşısında gösterdiği üstün ahlakıyla, Hz.Yusuf'un hayatında tüm inananlar için çok değerli hikmetler, hisseler ve örnekler vardır.

Hz. Yusuf'a Kurulan Tuzak ve "Şer İttifakı"

Kuran'ın 12. suresi olan Yusuf Suresi'nde Hz. Yusuf'un çocukluğundan başlayarak hayatı anlatılır. Hz. Yusuf çocukluğundan itibaren birçok güçlükle karşılaşmış, ancak sabrı ve tevekkülü ile daima insanlara örnek olmuştur. Bu surede ilk olarak Hz. Yusuf'un gördüğü bir rüya bildirilir:
Hani Yusuf babasına: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) on bir yıldız, Güneş'i ve Ay'ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm" demişti. (Yusuf Suresi, 4)
Hz. Yusuf'un babası Hz. Yakup ise oğlunun bu rüyasını yorumlamış ve şöyle demiştir:
Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakup ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Yusuf Suresi, 6)
Kuran'da Hz. Yusuf'un ailesi hakkında verilen çok önemli bir bilgi kardeşlerinin ona olan düşmanlıklarıdır. Hz. Yusuf'un güzel ahlakının, samimiyetinin ve imanının farkında olan ve ona karşı çok büyük bir kıskançlık duyan kardeşlerinin, ona bir kötülük yapabileceklerinin farkında olan Hz. Yakup, Hz. Yusuf'u kardeşlerine karşı şöyle uyarmıştır:
(Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır." (Yusuf Suresi, 5)
Duydukları şiddetli kıskançlık nedeniyle Hz. Yusuf'u öldürmeye karar veren kardeşlerinin aralarındaki konuşmalarda dikkati çeken ise yaptıkları çok kapsamlı plandır. Kendilerini "birbirlerini pekiştiren bir topluluk" olarak tanımlamışlar, yani bir ittifak oluşturmuşlar ve birçok ayrıntıyı düşünüp, birlikte Hz. Yusuf'a bir tuzak kurmuşlardır. Aralarında geçen konuşmalar Kuran'da şöyle bildirilir:
Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır. Onlar şöyle demişti: "Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysa ki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir. Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp-bırakın ki, babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz." İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Eğer (mutlaka bir şey) yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf'u, onu kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi alsın." (Yusuf Suresi, 7-10)
Ayetin başında Hz. Yusuf ve kardeşlerinde ibretler olduğu bildirilmektedir. Öyle ise her mümin bu konu ile ilgili ayetleri okurken ibret almak, hikmetleri fark edebilmek, bu ayetlerden sonuç çıkararak kendi hayatında bunları göz önünde bulundurmak durumundadır. Örneğin kardeşleri, Hz. Yakup'un Hz. Yusuf'a olan sevgisini kıskanmakta ve hatta bu kıskançlıkları kardeşlerini öldürmeyi düşünebilecek kadar ileri gitmektedir. Ayrıca dikkat edilirse, Hz. Yusuf'un kardeşleri salih bir mümin aleyhinde tuzak kurmak için bir "şer ittifakı" oluşturmakta ve güçlerini birleştirmektedirler. Tuzaklarının amacı ise müminleri, yani Hz. Yusuf ile Hz. Yakup'u ayırmak ve kendisinde bazı üstün özellikler bulunduğunu anladıkları kardeşlerini öldürmektir.
İnkar edenlerin salih müminler aleyhinde biraraya gelerek yaptıkları işbirliği tarih boyunca sık sık tekrarlanmıştır. Her dönemde kötü olanlar birleşerek, iyilere zarar vermek, onların hayır üzere yaptıkları çalışmalarını engellemek, onları yurtlarından çıkarmak ve hatta öldürmek için ittifaklar kurmuşlardır. Ancak Allah her defasında onların tuzaklarını bozmuş, ittifaklarını da darmadağın etmiştir. Hz. Yakup ile Hz. Yusuf'un birlik içinde hareket etmeleri ve Hz. Yakup'un, oğullarının bu şer ittifakına karşı Hz. Yusuf'u uyararak destek olması bu konuda çok güzel bir örnektir.

Şer İttifakının Oluşturduğu Sahte Deliller

Ayetlerin devamında, kardeşlerinin yaptıkları plan gereği Hz. Yusuf'u kuyuya atmaya karar verdikleri bildirilir. Bu planlarını uygulayabilmek amacıyla da Hz. Yusuf'u oyun oynamaya götürmek için babalarından güçlükle izin alırlar. Gittikleri yerde Hz. Yusuf'u kuyuya bırakırlar. Hz. Yusuf kuyuya bırakılmak üzereyken Allah ona şöyle vahyetmiştir:
Nitekim onu götürdükleri ve kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman, Biz ona (şöyle) vahyettik: "Andolsun, sen onlara kendileri, farkında değilken, bu yaptıklarını haber vereceksin." (Yusuf Suresi, 15)
Hz. Yusuf'u kuyuya attıktan sonra eve dönen kardeşleri, olan bitenleri babalarına şu şekilde aktarırlar:
Dediler ki: "Ey Babamız, gerçek şu ki, biz gittik, yarışıyorduk. Yusuf'u da yiyeceklerimizin (veya eşyamızın) yanında bırakmıştık. Fakat onu kurt yemiş. Ne var ki biz doğruyu söylesek bile sen bize inanacak değilsin." Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. "Hayır" dedi. "Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah'tır." (Yusuf Suresi, 17-18)
Allah bu ayetleriyle, Hz. Yusuf'un kardeşlerinin kötülük yapmadıklarına babalarını inandırabilmek için her türlü ayrıntıyı düşünüp, sahte delil dahi oluşturduklarına dikkat çekmektedir. Münafıklar ve inkar edenler de bir Müslümana tuzak kurarlarken yalandan, iftiradan hiç çekinmez, sahte delil oluşturmayı da asla ihmal etmezler. Yusuf'un kardeşleri de bu sahte delili oluştururken babalarını doğru söylediklerine ikna etmeyi hedeflemektedirler. Ancak Hz. Yakup'un tavrından da anlaşılacağı gibi, müminler inkarcıların tuzaklarını hemen sezer ve sahte delillere asla itimat etmezler. İnkar edenlerin müminler aleyhinde uydurdukları yalanlara sadece kendileri gibi inkar edenler inanırlar.

Hz. Yusuf Medresesi'ne Giriş

Hz. Yusuf kuyuya bırakıldıktan sonra bir yolcu kafilesi onu bulur ve az bir ücretle Mısırlı bir Aziz'e satar. Allah bu olayların neticesinde, Hz. Yusuf'u Mısır'a yerleştirdiğini ve ona "sözlerin yorumunu" öğrettiğini, ergenlik yaşına gelince de kendisine hüküm ve ilim verdiğini bildirmektedir. (Yusuf Suresi, 21-22)
Hz. Yusuf'un hapse atılmasına sebep olan olay ise, evinde kaldığı Mısırlı Aziz'in karısının kendisinden murad  almak istemesiyle başlar. Hz. Yusuf'un kadına verdiği karşılık ise şöyle olmuştur:
Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: "İsteklerim senin içindir, gelsene" dedi. (Yusuf) Dedi ki: "Allah'a sığınırım. Çünkü O benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez." (Yusuf Suresi, 23)
Hz. Yusuf bu sözleri üzerine kapıya doğru yönelerek çıkmak istemiş, ancak kadın ısrarcı davranarak Hz. Yusuf'un gömleğini arkasından yırtmış ve tam o esnada kadının kocası gelmiştir. Kadın ise hiç tereddüt etmeden "… Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?" (Yusuf Suresi, 25) diyerek Hz. Yusuf'a iftira atmış ve zindana atılması gerektiğini söyleyerek çevresindeki insanları Hz. Yusuf'a karşı kışkırtacak bir tutum sergilemiştir. Bu çirkin iftira karşısında ise Hz. Yusuf, kendisinin masum olduğunu ve hiçbir suçunun bulunmadığını belirterek şöyle demiştir:
(Yusuf) Dedi ki: "Onun kendisi benden murad almak istedi…" (Yusuf Suresi, 26)
Bunun üzerine kadının yakınlarından biri şahitlik etmiş ve şöyle demiştir:
… Kadının yakınlarından bir şahit şahitlik etti: "Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa, bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir. Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir." (Yusuf Suresi, 26-27)
Görüldüğü gibi Hz. Yusuf'un suçsuz olduğuna dair deliller de mevcuttur; hatta iftira atan kadının kocası da bu delilleri görmüş ve durumu anlayarak şöyle demiştir:
Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): "Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür" dedi. "Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkarlardan oldun." (Yusuf Suresi, 28-29)
Ayetlerde bildirildiğine göre Hz. Yusuf'un masumluğuna herkes, şehirdeki kadınlar dahi şahittir. Fakat buna rağmen Hz. Yusuf iffetinden dolayı ve onların çağırdıkları hayata uymadığı için zindana atılmıştır. Hatta vezirin karısı bunu diğer kadınlara açıkça söylemiştir. Neredeyse tüm bir şehir halkı Hz. Yusuf'un suçsuz olmasına rağmen hapse atıldığını bilmektedir:
Kadın dedi ki: "Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak." (Yusuf Suresi, 32)
Bir başka ayette ise bu durum şöyle açıklanır:
Sonra onlarda (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı. (Yusuf Suresi, 35)
Ayetlerde Hz. Yusuf'un hiçbir suçunun olmadığına herkesin şahit olduğu, fakat buna rağmen hapse atma kararının ağır bastığı bildirilmektedir. Hz. Yusuf'un suçsuzluğunu bilmelerine ve buna ait deliller bulunmasına rağmen, onu hapisle cezalandırmalarının nedeni aslında, onun Allah'a olan imanı ve gönülden bağlılığıdır. Hz. Yusuf, imanından ve güzel ahlakından dolayı nasıl kardeşlerinin kıskançlığını ve düşmanlığını kazandıysa, bulunduğu çevredeki bazı kimselerin de aynı sebeplerle düşmanlığını kazanmıştır. Tüm bu haksız suçlamaların, iftiraların, cezalandırmaların karşısında Hz. Yusuf'un gösterdiği üstün ahlak, tevekkül ve kararlılık ise Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
(Yusuf) Dedi ki: "Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum." Böylece Rabbi, duasını kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Yusuf Suresi, 33-34)
Tarih boyunca Allah yolunda olup da, haksız iftiralar sonucunda hapse atılan veya çeşitli zorluklarla karşılaşan müminler daima Hz. Yusuf'un bu güzel tavrını örnek alarak, üstün ahlaklarından asla taviz vermeyeceklerini göstermişlerdir. İnkarcıların bir eziyet ve ceza olarak gördükleri hapsi salih müminler zevk ve neşe ile karşılamışlardır. Allah'ın rızasını kazanmak için çaba gösterirken karşılaştıkları tüm zorluklar, sıkıntı ve ezalar onların şevklerini ve heyecanlarını artırmıştır.

Hz. Yusuf'un Hapishane Günleri

Hz. Yusuf hapishanede kaldığı süre içinde de sabrı, tevekkülü, dirayeti ve metanetiyle çok üstün bir ahlak göstermiştir. Hapishanedeki arkadaşlarına Allah'ın varlığını ve birliğini anlatmış, Allah'tan başka ilaha tapmamaları için onları uyarmıştır. Ayrıca Allah'ın kendisine bir lütuf olarak verdiği rüyaların yorumunu yapabilme ilmini kullanarak hapis arkadaşlarının rüyalarını yorumlamıştır. Ancak rüya yorumlarını yaparken de mutlaka onlara Allah'ı hatırlatmıştır.
Hz. Yusuf'un hapishaneden çıkışı ise hiç umulmadık bir şekilde olmuştur. İlmi ve güvenilirliği hapisten çıkan arkadaşı aracılığı ile Mısır hükümdarına kadar ulaşmıştır. Kendisine iftira atanlar itirafta bulununca da suçsuzluğu kesin olarak anlaşılmış ve ardından Mısır'ın hazinelerinin başına getirilmiştir. Ayetlerde bu olay şöyle haber verilir:
Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin, onu kendime bağlı kılayım." Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: "Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin." (Yusuf) Dedi ki: "Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim." İşte böyleceBiz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek rahmetimizi nasip ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız. Ahiretin karşılığı ise, iman edenler ve takvada bulunanlar için daha hayırlıdır. (Yusuf Suresi, 54-57)
Bu ayetlerde de görüldüğü gibi tüm zorluklardan, sıkıntılardan, inkarcıların ezalarından sonra Allah inanan kullarını güzel bir hayata kavuşturmaktadır. Bu, hem dünya hayatındaki bir güç ve zenginlik, hem de sonsuz ahiret yurdundaki cennet nimetleri olabilir. Hz. Yusuf da yaşadığı tüm zorluklardan sonra hem dünyada hem de ahirette çok güzel nimetlerle karşılık bulmuştur. Allah müminleri bu konuda şöyle müjdeler:
Kim Allah'ı, Resulü'nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 56)
Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)
Hz. Yusuf'un yaşamı Kuran'da Allah'ın bu vaadinin mutlaka gerçekleştiğini gösteren örneklerden biridir. Hz. Yusuf önce zorluk ve sıkıntılarla, ihanet ve iftiralarla karşılaşmış, ardından bir nevi "medrese" olan hapishanede derin bir manevi eğitimden geçmiştir. Sonunda da Allah'ın vaadiyle karşılaşmış ve Allah onu tüm iftiralardan temizlemiş, yeryüzünde yerleşik kılmış, malca ve ilimce güçlendirmiştir.

Hz. Yusuf Medresesi'nin Müminler İçin Hikmet Ve Güzellikleri

Hz. Yusuf Medresesi'nin Müminler İçin Hikmet Ve Güzellikleri

Bu kitabın devamında hapishane kelimesi yerine genel olarak Hz. Yusuf Medresesi ifadesi kullanılacaktır. Çünkü daha önce de sözünü ettiğimiz gibi müminin hapsedilmesi bir ceza değil, onun için bir eğitimdir. Hapishane mümin için bir "terbiyehane", maneviyatını kuvvetlendirdiği bir "üniversite" hükmündedir. Zayıf imanlı veya imansız kimseler hapishanenin inançlı kimseler tarafından nasıl olup da bir ceza ve tahammülü zor bir musibet olarak görülmediğini anlayamazlar. Hatta müminlerin böyle bir durumla karşılaştıklarında, ahiretleri için duydukları büyük sevincin nedenini kavramaları ise kesinlikle mümkün değildir. Mümin elbette ki hapiste bulunmayı istemez, böyle bir amaç için çaba sarf etmez. Ancak böyle bir durumla karşılaştığında, Hz. Yusuf Medresesi'nde alacağı derecenin manevi heyecanını, zevkini ve hazzını yaşar. Başına gelen küçük büyük her olayda olduğu gibi bunda da Allah'ın yarattığı hikmetleri, hayır ve güzellikleri görür.
Müminlerin, Allah'ın rızasını kazanmak için çaba sarf ederken girdikleri hapishane ortamını Hz. Yusuf Medresesi olarak isimlendirmelerinin nedeni, onların herşeyde bir hayır ve güzellik olduğuna inanmalarıdır. Onlar bilirler ki, Allah bir mümin için her ne dilerse, o en hayırlısı ve en güzelidir. Olayları dışarıdan izleyen bir kişi bir müminin hapishaneye girmesine zincirleme birçok olayın neden olduğunu zannedebilir. Oysa derinlemesine düşünüldüğünde ve tüm olaylar Kuran'a göre değerlendirildiğinde gerçekler bambaşkadır. Bir müminin hapse girmesi, hapiste kaldığı süre ve çıktığı an ancak Allah'ın dilemesi ile gerçekleşir. Hiçbir olay veya hiçbir kişi Allah'ın dilemesi dışında bir insanın hapse girmesine neden olamaz. İnsan ancak kaderinde olduğu için böyle bir durumla karşılaşır. Eğer Allah bir Müslümanın hapiste bulunmasını dilemişse, bu kişi için orada geçirdiği günlerde birçok güzellik ve hayırlar var demektir. Ancak bu, derin bir kavrayışa ve güçlü bir imana sahip bir insanın görebileceği bir gerçektir.
Bediüzzaman Said Nursi bu konuda tüm yaşamı boyunca örnek olmuş mübarek bir insandır. Hz. Yusuf Medresesi'ne her girişinde orada bulunuşunun hayır ve hikmetlerini düşünmüş, bunları da tüm inananlarla paylaşmıştır. Hapishaneden yazdığı mektuplarla öğrencilerine çok değerli tavsiyelerde bulunmuş, bu dönem boyunca kaleme almayı sürdürdüğü Risale-i Nur ismiyle anılan eserleriyle de insanlara birbirinden hikmetli tefekkürlerini aktarmıştır. Her yazısında bu olayların kendileri için çok hayırlı olduğunu, birçok güzelliği beraberinde getirdiğini ve gelişen her olaya iman ve tevekkül gözüyle bakılması gerektiğini hatırlatmıştır. Özellikle de yaşının çok ilerlediği dönemlerde, tüm hastalıklarına rağmen, kışın en şiddetli günlerinde soğuk ve sobasız hücrelerde tutulan, hatta kimi zaman tecrit edilerek insanlarla görüşmesi dahi yasaklanan Said Nursi, en ağır koşullarda da herşeyin kaderde olduğunu ve teslimiyetle karşılanması gerektiğini bir mektubunda şöyle dile getirmiştir:
"Sonra bu sırada, bu soğukta, en ziyade istirahata ve üşümemeğe ve dünyayı düşünmemeğe muhtaç olduğum bir zamanda, garazı ve kasdı hisseder bir tarzda, beni tahammülün üzerinde bu sürgün ve tecrid ve tevkif ve sıkıntıya sevkedenlere, fevkalade kızmak geldi. Bir yardım imdada yetişti. Manen kalbe ihtar edildi ki: "İnsanların sana ettikleri ayn-ı zulümlerinde, ayn-ı adalet olan kader-i İlahi'nin büyük bir hissesi var ve bu hapiste yiyecek rızkın var. O rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rıza ve teslim ile karşılık vermek lazım. Hikmet ve Rabbin rahmetinin dahi büyük bir hissesi var ki, bu hapistekileri nurlandırmak ve teselli vermek ve size sevap kazandırmaktır. Bu hisseye karşı, sabır içinde binler şükretmek lazımdır…" 3
Bediüzzaman'ın sözlerinde ifade ettiği gibi, Hz. Yusuf Medresesi'nde bulunanlar kaderlerinde olduğu için oradadırlar ve bu nedenle olaylara teslimiyetle, sabır ve şükürle karşılık vermelidirler. Ayrıca hapishane imtihanıyla karşılaşan her salih Müslümanın, Bediüzzaman gibi orada bulunmasının hayır ve hikmetlerini bulup çıkarması gerekir ki, böylesine kıymetli bir manevi eğitim döneminin hakkını verebilsin. Bediüzzaman başka bir sözünde ise Hz. Yusuf Medresesi'nin bahçesinde hem iyilerin hem de kötülerin bulunduğunu, ancak müminlerin sadece iyileri görüp kötüleri ise görmezlikten gelerek, zihinlerini bu tip konularla gereksiz yere meşgul etmemeleri gerektiğini hatırlatmıştır:
"Saniyen: "Kadere iman eden gam ve hüzünden emin olur" sırrıyla, "Herşeyin güzel cihetine bakınız" kaidesinin sırrıyla, gayet kısacık bir meali: "Sözleri dinleyip en güzeline tabi' olup fenasına bakmayanlar İlahi hidayete kavuşmuş akıl sahibi onlardır" mealinde. Bizler için şimdi herşeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek yönüne bakmak lazımdır ki manasız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici haller nazar-ı dikkatimizi çekip kalbimizi meşgul etmesin. Sekizinci Söz'de bir bahçeye iki adam, biri çıkar biri giriyor. Bahtiyarı bahçedeki çiçeklere, güzel şeylere bakar, safa ile istirahat eder. Diğer bedbaht, temizlemek elinden gelmediği halde çirkin, pis şeylere dikkatini verir, midesini bulandırır. İstirahata karşılık sıkıntı çeker, çıkar gider. Şimdi toplum hayatı insanlığın aşamalarında, özellikle Yusufiye Medresesi bir bahçe hükmündedir. Hem çirkin, hem güzel, hem kederli, hem ferahlı şeyler beraber bulunur. Akıl odur ki; ferahlı ve güzel şeylerle meşgul olup, çirkin, sıkıntılı şeylere ehemmiyet vermez, şikayet ve merak yerine şükreder, sevinir." 4
Bediüzzaman'ın da ifade ettiği gibi, Allah'ın yarattığı olaylardaki güzellikleri, hayırları görenler dünyada ve ahirette sevinç içinde, rahat ve huzurlu yaşarlar. Onlara hiçbir kötü kişi zarar veremez, hiçbir kötülük üzülmelerine neden olamaz. Allah'a iman etmeyen kişiler içinse bunun tam tersi geçerlidir. Onlar başlarına gelen her sıkıntıda ve zorlukta hemen ümitsizliğe kapılır, bunalıma girer, korku duyar ve sonucunda dünyayı da ahireti de kaybederler. Allah Kuran'da bu kişilerin durumlarını şöyle bildirir: 
İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)

Hz. Yusuf'un Hapis Hayatının Hikmetleri ve Vesile Olduğu Nimetler

Hz. Yusuf'un hayatı, daha önce de belirttiğimiz gibi, Allah'ın herşeyi bir hayır ve hikmet üzerine yarattığını gösteren olaylarla doludur. Sadece hapishaneye atılması değil, aleyhinde kurulan her tuzak da, onun lehine bir hayırla sonuçlanmıştır.
Örneğin kardeşleri Hz. Yusuf'u öldürmek için bir kuyuya atmışlardır. Ancak bu olay Hz. Yusuf'un Mısır'a yerleşmesine ve devamında da Mısır hazinelerinin başına geçmesine vesile olmuştur. Evinde kaldığı Aziz'in karısının attığı iftira ile hapse atılmasının sonuçları da hep hayırlara vesile olmuştur. Bir insanın iftira sonucu hapse girmesi, olayların hayır ve hikmetleri göremeyen kişiler tarafından büyük bir şanssızlık ve bela olarak nitelendirilebilir. Oysa Hz. Yusuf'un hayatında gördüğümüz, bu olay sayesinde onun güzel ahlakına, namusuna, Allah'ın haram kıldıklarına karşı ne derece titiz olduğuna, imanına, doğruluğuna tüm şehir halkı şahit olmuştur. Bunun yanında sahip olduğu ilim, hükümdarın kulağına kadar gitmiş ve bu ilmi sayesinde Mısır hazinelerinin başına yönetici olarak atanmıştır. Dolayısıyla bir mümin için en güzel davranış, Rabbimizin kendisi için belirlediği kadere tamamen teslim olmak ve Allah'ın olayların ardından neler göstereceğini sabırla ve tevekkülle beklemektir. Allah tüm olayları bizim önceden bilemeyeceğimiz kusursuz bir plan içinde, en ince detayı ile ve en hayırlı olacak şekliyle yaratır. Hz. Yusuf da bu gerçeği şöyle dile getirmiştir:
Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: "Ey Babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O'dur." (Yusuf Suresi, 100)

Salih Bir Müminin Hz. Yusuf Medresesi'nde Bulunmasının Hayır ve Hikmetleri

Kitabın başında da vurguladığımız gibi, Allah elbette ki her olayda bizim görebildiğimiz ve göremediğimiz sayısız güzellik, hayır ve hikmet yaratır. Ancak salih müminlerin başlarına herhangi bir olay geldiğinde Allah'a yönelerek, bu olayların hayır ve hikmetlerini görmeye çalışmaları gerekir. Bu, Hz. Yusuf Medresesi'ndeki tüm inançlı kişiler için geçerlidir. Bu bölümde, Hz. Yusuf Medresesi'nin inananlara kazandırdığı güzellikler, esenlikler ve Allah'ın rahmetine nasıl bir vesile olduğu anlatılacaktır.

Müminlerin kardeşlik bağlarına, sadakatlerine,  kararlı ve samimi tutumlarına herkes şahit olur

Bir müminin Hz. Yusuf Medresesi'ne girmesine, aynı Hz.Yusuf'ta olduğu gibi, inkar edenlerin, insanlar arasında ahlaksızlığı ve inkarı yaygınlaştırmaya çalışanların iftiraları ve haksız suçlamaları neden olur. Bu çevrelerin adeta yaygara koparırcasına müminlerin üzerlerine gitmeleri, halk arasında sahte deliller, yalancı şahitler ve asılsız haberlerle oluşturdukları infial, müminlerin hiçbir suçları olmadığı halde hapse konulmaları ile sonuçlanır. Bediüzzaman Said Nursi, İmam-ı Azam, Süleyman Hilmi Tunahan gibi önemli İslam alimleri de birbirine benzer haksız suçlamalar ve asılsız iftiralar sonucunda Hz. Yusuf Medresesi'nde kalmışlardır.
Salih müminlere atılan iftiraların en başında gelenlerden biri müminlerin bir menfaat peşinde oldukları yönündedir. Bu iftira geçmişte tüm peygamberlere ve onların yanındaki salih müminlere atılmıştır. Hatta inkar edenler müminlerin çıkar için birarada bulunduklarından o kadar emindirler ki, onları dağıtmak için "... Allah'ın Resulü yanında bulunanlara hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler..." (Münafikun Suresi, 7)dedikleri bildirilmektedir. Bu ayetten de anlaşıldığı gibi müminlerin maddi çıkarlar için birarada bulunduklarını, maddi çıkarları engellendiğinde ise beraberliklerinin son bulacağını zannederler.
Bu aslında cahiliyenin "kişiyi kendin gibi bilirsin" mantığının bir yansımasıdır. Çünkü gerçekten de Allah'a iman etmeyen kişiler, menfaatleri en ufak bir zarara uğradığında kırk yıllık dostlarından, hatta kimi zaman anne babalarından dahi vazgeçebilirler. Bu çirkin ahlaka göre, bir insanın maddi çıkarı olmayan kişiyle arkadaşlık etmesi, ona yardımda bulunması, fedakarlık göstermesi çok büyük bir saflıktır. Arkadaşlığın kalıcılığı da söz konusu çıkarın büyüklüğüne, ehemmiyetine göre belirlenmelidir. Dinden uzak insanlar, kendi ahlakları bu şekilde olduğu için, müminleri de kendileri gibi değerlendirirler. Ancak müminlere yönelttikleri her türlü saldırı, iftira ve haksız suçlamaya, oluşturdukları zor koşullara ve verdikleri sıkıntılara rağmen gördükleri kararlı, sadık, vefalı, metanetli ve güçlü tavırlar karşısında büyük bir şaşkınlık yaşarlar. Çünkü bütün amaçları müminleri yıldırmak, birbirlerine olan güçlü kardeşlik bağlarını bozmak ve dağıtmakken, birdenbire bütün çabalarının boşa gittiğini anlarlar.
Salih müminler koşullar ne olursa olsun imanlarından, ibadetlerinden, güzel ahlaklarından ve Allah'a iman eden insanlarla birlikte olmaktan vazgeçmezler. Allah birçok ayetinde salih müminlerin bu üstün özelliklerini bildirmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Mümin olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resulü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd ettiler (çaba harcadılar). İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 15)
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi.     (Al-i İmran Suresi, 146-147)
Görüldüğü gibi müminlerin hapis veya haksız saldırılar gibi zorluklarla karşılaşmalarının vesile olduğu hayırlardan biri, onların sadakatlerinin, vefalarının, birbirlerine olan bağlılıklarının ortaya çıkmasıdır. Bu, içlerinde yaşadıkları toplumun ilk defa karşılaştığı bir modeldir. Bütün bu olaylar müminlerin sahip oldukları güzel ahlakın tüm toplumca tanınmasına da vesile olur. Sadece onlarla aynı dönemde yaşayanlar değil, gelecekteki birçok nesil de aynı şekilde salih müminlerin zorluk anlarında dahi kararlı ve sadık olduklarına, hiçbir zaman yılgınlık göstermediklerine şahitlik etmiş olurlar.
Nitekim yakın tarihimizde Bediüzzaman'ın ve çevresindekilerin gösterdikleri kararlılık, Hz. Yusuf Medresesi'ndeki şevk ve heyecanları bunun en güzel örneklerinden biridir. Onlar hem yaşadıkları dönemde, hem de günümüzde tüm müminlere güzel birer örnektirler. Bediüzzaman, Hz. Yusuf Medresesi'ndeyken dışarıda bulunan kardeşlerine yazdığı mektuplarda onlara şöyle hitap etmiştir:
"Aziz, sıddık, sarsılmaz, sıkıntıdan usanıp bizlerden çekilmez kardeşlerim!… Nur talebelerinin de, birkaç senede en uygun olan Medrese-i Yusufiye'de bir defa toplanmalarının lüzumu cihetinde bin sıkıntı ve zorluk dahi olsa ehemmiyeti yoktur. Eski hapislerimizde birkaç zayıf kardeşlerimizin usanıp daire-i Nuriyeden çekinmeleri onlara pek büyük bir kayıp oldu ve Nurlara hiç zarar gelmedi. Onların yerine daha metin, daha muhlis şakirdler meydana çıktılar. Madem dünyanın bu imtihanları geçicidir, çabuk giderler. Sevaplarını, meyvelerini bizlere verirler. Biz de İlahi yardıma itimad edip sabır içinde şükretmeliyiz." (Şualar, s. 503)
Bediüzzaman bir başka mektubunda Hz. Yusuf Medresesi'nden sadık dostlarına şöyle seslenmiştir:
"Aziz, sıddık kardeşlerim! Bu eski ve yeni iki Medrese-i Yusufiye'deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar saldırıya karşı manevi kuvveti kırılmayan zatları hakikat ehli ve gelecek nesil alkışlayacakları gibi, melaike ve ruhaniler dahi alkışlıyorlar diye kanaatim var. Fakat içinizde hastalıklı ve nazik ve fakirler bulunmasıyla, maddi sıkıntı ziyadedir. Ve buna karşı da her biriniz her birisine birer tesellici ve ahlakta ve sabırda birer örnek alınacak model ve dayanışma ve yumuşatma birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatab ve mücib ve güzel huyların yansımasına birer ayna olmanız, o maddi sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp ruhumdan çok sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum…"5  
Bugün, tarihte yaşanmış olaylara bakarak, salih müminlerin kararlılıklarından, sabırlarından, Allah yolundaki cesaretlerinden ve birbirlerine olan bağlılıklarından örnekler alıyoruz. Geçmişte yaşanan olayların bugün tüm müminlere örnek teşkil etmesi şunu göstermektedir: O dönemde gelişen olaylar ve zorluklar müminlerin lehine olmuş, onların hem çağdaşları hem de sonraki toplumlar tarafından tanınmalarına vesile olduğu gibi şeref ve üstünlük kazanmışlardır.

Müminlere haksızlık yapıldığı halk tarafından anlaşılır, güzel ahlaklı, doğru ve güvenilir insanlar oldukları ortaya çıkar

Hangi dönemde yaşarsa yaşasın, bir müminin karalanmaya çalışılacağı ve hakkında suç araştırmaları yapılacağı açıktır. Çünkü bir mümini etkisiz hale getirme konusunda, halkın ikna edilmesi ve yapılması hedeflenen uygulamanın kitlelerden destek bulması için bir kılıf hazırlanması gerekmektedir. Nitekim Hz. Yusuf'un örneğinde, vezirin karısının iftirası Hz. Yusuf'un elçiliğini engellemek için bir kılıf ve hapse atılması için bir bahane olarak kullanılmıştır.
Tüm bu olaylar neticesinde müminler hakkında etraflıca araştırmalar yapılacaktır, ancak müminler diğer insanların aksine haklarında yapılacak olan her türlü araştırmaya karşı oldukça rahattırlar. Haklarındaki soruşturma ve araştırmalardan sadece Allah'ın emir ve tavsiyelerine göre yaşamayan insanlar, rahatsız ve tedirgin olurlar. Çünkü insanların büyük bir bölümünün ortaya çıkmasından tedirgin olacağı bir açığı, daha açık ifadeyle bir yolsuzluğu, sahtekarlığı ya da hukuka aykırı bir faaliyeti vardır. Fakat Müslümanlar Allah'tan korkan ve bu yüzden de her türlü kötülükten ve günahtan şiddetle sakınan insanlardır. Onlar ahirette hesap vereceklerini bildikleri için her an Kuran ahlakına uygun bir yaşam sürerler; hesabını veremeyecekleri her türlü fiilden de kesinlikle uzak dururlar. Kimsenin malında, mülkünde gözleri yoktur, kimseye en ufak bir haksızlık veya adaletsizlik yapmazlar, harama el uzatmaz, menfaatleri peşinde koşmazlar. Kuran'da emredilenler gereği yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaktan şiddetle kaçınır, daima devlete bağlılığı teşvik eden, barışçı, toplumsal huzuru sağlamaya çalışan bir model oluştururlar. İşte bu yüzden de yaşamlarının araştırılmasından, soruşturulmasından hiçbir şekilde çekinmedikleri gibi, ne kadar çok araştırılırsa araştırılsın, geçmişlerinde sadece temizlik bulunacağını bilir ve bunun rahatlığını yaşarlar. Yapılan her soruşturma ve araştırmanın, daima kendi lehlerine sonuçlanacağını ve ne kadar temiz, masum ve dürüst insanlar olduklarını bir kez daha ortaya çıkaracağını unutmazlar.
Örneğin Hz. Yusuf'un zindana atılması onun güzel ahlakının, temizliğinin, doğruluğunun ve Allah'a olan imanının tanınmasıyla sonuçlanmıştır. Hapiste geçen yılların ardından hükümdar kendisini çağırdığında, Hz. Yusuf öncelikle masum olduğunun ispatlanması için hükümdardan soruşturma yapmasını bizzat kendisi istemiştir.
Dikkat edilirse sadece temiz ve doğru insanlar gönül rahatlığı ile kendileri hakkında soruşturma yapılmasını isteyebilirler. Bunun üzerine hükümdar Hz. Yusuf'a iftira atan kadını ve diğer kadınları toplamış ve onlara Hz. Yusuf'u sormuştur. Kadınlar Hz. Yusuf'tan hiçbir kötülük görmediklerini söylediklerinde, ona iftira atan Vezir'in karısı da suçunu itiraf etmiştir. Böylece Hz. Yusuf'un masumiyeti bizzat iftirayı atan kişiler tarafından kanıtlanmıştır. Bu olay Yusuf Suresi'nde şöyle haber verilir:
Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin." Ona elçi geldiğinde (Yusuf:) "Efendine (Rabbine) dön de ona sor: "Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir. (Hükümdar topladığı o kadınlara:) "Yusuf'un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?" dedi. Onlar: "Allah için, haşa" dediler. "Biz ondan hiçbir kötülük görmedik." Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: "İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söylenlerdendir. (Yusuf aracıya şunu söyledi:) "Bu, (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah'ın ihanet edenlerin hileli-düzenlerini başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi. "(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yusuf Suresi, 50-53)
Görüldüğü gibi Hz. Yusuf kendi talebiyle bu iftira hakkında bilgisi olanları biraraya toplatmış ve tertemiz bir insan olduğunun o kişilerin ağzından açıklanmasını sağlamıştır. Bu iftira ve hapis dönemi ilk meydana geldiğinde, bu olayı duyan ya da gören insanlar için bir şer gibi gözükmüş olabilir. Ancak Hz. Yusuf gibi önemli bir görev alabilecek kadar doğru ve güzel ahlaklı bir insanın temizliğinin, tüm insanların şahitliğinde kabul edilmesi, elbette ki onun gücünü ve insanların gözündeki güvenilirliğini artırmıştır. Bu sayede çok önemli bir makama tereddüt edilmeden seçilebilmiştir.
Kuran'da müminlere bildirilen bir müjde ise, Allah'ın mutlaka müminlere kurulan tuzakları bozacağı ve müminlerin haklılığının ortaya çıkacağıdır. Müminlerin kendilerine atılan iftiralardan Allah'ın yardımıyla temize çıktıklarını gösteren ayetlerden biri şöyledir:
Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah Katında vecihti. (Ahzap Suresi, 69)
Bediüzzaman Said Nursi de kendisinin, öğrencilerinin ve Risale-i Nurlar'ın sık sık soruşturmaya tabi tutulmalarında çok büyük hayırlar olduğunu her fırsatta ifade etmiştir. Çünkü bu mübarek insanlar soruşturmalardan her defasında, hem fert hem de eserler olarak tertemiz çıkmışlardır. Soruşturmalar sayesinde dürüstlükleri ve samimiyetleri her defasında devletin ilgili makamlarınca da onaylanmıştır. Bediüzzaman bu konuyla ilgili olarak bir sözünde şöyle der:
"… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz" (Bakara Suresi, 216) sırrını tekrar gösterdi... Başta Ankara bilir kişilerinin takdirkarane raporları, hatta beş sandık Nur Risaleleri'nde beş on hata buldukları halde, mahkemede onların hata ve yanlış gösterdikleri noktalar gerçeğin aynı olduğunu ve onların hata ve yanlış dedikleri maddelerde kendileri hata ettiklerini ispat ettiğimiz gibi, beş yaprak raporlarında beş on hata ve yanlışlarını gösterdik. Ve yedi makamata gönderdiğimiz Meyve ve Müdafaaname Risaleleri ve Adliye Vekaletine gönderilen Nur'un umum risaleleri, şiddetli emirler beklerken gayet yumuşak, hatta tesellikarane Başvekil'in bize gönderdiği mektubu gibi, barışma tarzında ilişmemeleri kesin olarak ispat etti ki: Risale-i Nur'un İlahi yardım kerametiyle, onları mağlup edip kendini onlara yol gösterici olarak okutturmuş, o geniş daireleri bir nevi dershane yapmış, çok tereddütlü ve şaşkın imanlarını kurtarmış ve bizim sıkıntılarımızdan yüz derece ziyade manevi ferah ve faide verdi." 6
Bediüzzaman'ın bu hikmetli sözlerinde dikkat çektiği bir başka hayır ise, bu olaylar esnasında Allah'ın varlığının ve birliğinin anlatıldığı Risale-i Nurlar'ın birçok kişi tarafından defalarca okunmuş olmasıdır. Bu arka arkaya okumalar pek çok kişinin imanına vesile olmuş ve aynı zamanda bu eserlerin yazarını da tanıma imkanı doğurmuştur.
Bediüzzaman risalelerinde ayrıca zorlukları ve şiddetli imtihanları, altınla bakırın birbirinden ayrıldığı mihenk taşına benzetmiştir. Mihenk taşı nasıl altının altın, bakırın da bakır olduğunu ortaya çıkarırsa, zorlu imtihanlar da müminin tüm güzel özelliklerini ortaya çıkaracak, nefsinin fısıldadığı tüm vesveseleri de ortadan kaldıracaktır. Bu dönemler inanan bir kişinin iman gücünü ortaya koyar ve bunu içinde yaşadığı topluma ilan eder. Bediüzzaman ve öğrencilerinin karşılaştıkları zorluklar da onların "altın" kadar değerli olduklarını ortaya koymuş, onları tüm halka tanıtmıştır. Yaptıkları çalışmaların sadece Allah'ın varlığını insanlara anlatmak amacıyla yapılan halisane çalışmalar olduğunu, hiçbir art niyetin, şahsi çıkarın bu faaliyetlere karışmadığını tüm insanlara göstermiştir. Böylece kalbinde samimiyetleriyle ilgili şüphe bulunanlar da onların zorluk zamanındaki güzel ahlaklarını görmüş ve halis niyetlerine kanaat getirmişlerdir. Bediüzzaman'ın konuyla ilgili sözleri şöyledir:
"Birden bu sabah kalbe ihtar edildi ki: Siz bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa "altın mı, bakır mı" diye ölçüye vurmak ve her cihette sizi insafsızca tecrübe etmek ve nefislerinizin hisseleri ve desiseleri var mı yok mu üç-dört eleklerle elenmek; halisane, sırf hak ve hakikat namına olan hizmetinize pek çok lüzumu vardı ki; İlahi kader ve Rabbin yardımı müsaade ediyor. Çünkü bir imtihan meydanında inatçı ve bahaneci insafsız saldırganların karşısında teşhir edilmesinden herkes anladı ki: Hiçbir hile, hiçbir enaniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevi, uhrevi ve şahsi menfaat karışmayarak, tam halis, hak ve hakikatten geliyor. Eğer perde altında kalsaydı, çok manalar verilebilirdi. Daha iman ehlinin avam tabakası itimad etmezdi. "Belki bizi kandırırlar" der ve seçkin kısmı dahi vesvese ederdi. Belki bazı makam ehli gibi kendilerini satmak, itimad kazanmak için böyle yapıyorlar diye daha tam kanaat etmezlerdi. Şimdi imtihandan sonra, en inatçı vesveseli dahi teslime mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, karınız bindir inşaAllah."7

Halk müminlerden haberdar olur, onları tanıdıkça yakınlık ve sevgi duymaya başlar

Bir müminin Hz. Yusuf Medresesi'nde bulunmasının ve bununla bağlantılı olayların çok önemli bir hikmeti de, insanların dikkatlerinin müminlerin üzerine çekilmiş olmasıdır. Bu hapis olayları olmasa belki müminler daha az bilinecekler, halk onların işledikleri hayırlardan pek fazla haberdar olmayacaktır. Ancak bu olaylar neticesinde halkın büyük bir kısmı, müminleri tanır ve onların ahlaklarına şahit olur.
İnsanların karakterlerinin en doğru olarak anlaşıldığı ortamlar, zorluk ve sıkıntı anlarıdır. Haksızlığa uğrayan, iftira atılan, birçok yönden zorluk yaşayan bir insanın sabırlı, tevazulu, sükunetli, efendi, affedici, uzlaşmacı ve asla şikayette bulunmayan tavrı, elbette ki olayları izleyen insanlara pek çok şey gösterecek, samimi insanları tanımalarına vesile olacaktır. Nitekim Said Nursi'nin her Hz. Yusuf Medresesi'ne girişi veya sürgün edilişi, benzeri hayır ve hikmetlerle sonuçlanmıştır. Bu olaylar neticesinde, Bediüzzaman Nur talebeleri ve Nur risaleleri halkın dikkatini fazlasıyla çekmiş ve böylece insanlar Risale-i Nur'a yönelmişlerdir. Said Nursi bu konudaki düşüncelerini şöyle aktarır:
"İkinci hikmet ve fayda: Bu zamanda Nurlarla iman hizmeti, her tarafta ilan vererek ve muhtaç olanların nazar-ı dikkatlerini çekmekle olur. İşte hapsimizle Nurlara dikkat çekilir, bir ilân hükmüne geçer. En ziyade inatçı veya muhtaç olanlar onu bulur, imanını kurtarır ve inadı kırılır, tehlikeden kurtulur ve Nur'un dershanesi genişlenir.8 
"Evet Risale-i Nur'un mes'elesi; İslam aleminde, özellikle bu memlekette küllî bir ehemmiyeti bulunduğundan böyle heyecanlı toplamalar ile genelin dikkatini Nur hakikatlerine çekmek lâzımdır ki, ümidimizin ve tedbirlerimizin ve gizlememizin ve saldırganların küçültmelerinin üzerinde ve seçimimizin haricinde böyle şaşaa ile Risale-i Nur kendi derslerini dost ve düşmana açıkça veriyor. En gizli sırlarını açıkça çekinmeyerek gösteriyor. Madem hakikat budur, biz küçücük sıkıntılarımızı kinin gibi bir acı ilâç bilip sabır ve şükretmeliyiz, "Yâhu bu da geçer" demeliyiz."9
Müminlerin Hz. Yusuf Medresesi'nde birbirlerine olan bağlılıkları, dayanışmaları pekişir, eksikliklerini giderme olanağı bulurlar
Hz. Yusuf Medresesi'nin bir diğer hayırlı yönü ise burada yaşayan müminlerin birbirlerine olan faydasıdır. Yirmi dört saat boyunca, gece gündüz demeden, küçük bir mekanın içinde birbirlerinin her hallerine tanık olan Müslümanlar, birbirlerine hep güzel gözle bakar ve birbirlerinin en güzel yönlerini kendilerine örnek alırlar. Birinin temizliği, birinin aklı, birinin çalışkanlığı, birinin Kuran bilgisi, bir diğerinin fedakarlığı, başkasının mütevazi hareketleri diğer müminlere güzel bir hal verir. Herkes birbirinin bir yönüne gıpta edip onun halini alsa, Hz. Yusuf Medresesi'ndeki eğitim sona erdiğinde, müminler manevi yönden büyük bir olgunluğa erişmiş ve ahlaklarını misliyle güzelleştirmiş olurlar. Bu dönem onların manevi olarak derinleşmelerine, pek çok eksikliklerinden arınmalarına vesile olur.
Müminler kardeşliğin ve dostluğun ne denli kıymetli ve değerli olduğunu da burada hakkıyla görürler. Tesanütleri ve dostlukları çok artar. Allah yolunda, güzel ahlakın yayılması için gece gündüz durmaksızın çalışan mümin kardeşlerini etraflıca düşünme ve takdir etme imkanı bulurlar. Ve her defasında Allah'ın tecellilerini görüp, sevgileri kat kat artar. Mümin, yanında bulunan mümin kardeşine hapishane şart ve imkanlarında sunabileceği şeylerin en güzelini sunar. Kardeşinin güvenliğini, rahatını, sağlığını, imanını düşünür, ona öncelik verir. Tüm bunlar ancak Kuran ahlakını ve eğitimini almış insanların gösterebileceği üstün vasıflardır. Allah Kuran'da müminlerin bu güzel ahlakını, birbirlerine olan sevgilerini, zor şartlarda dahi kardeşlerinin nefsini kendi nefislerine tercih ettiklerini şöyle bildirir:
... Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Nitekim Bediüzzaman birçok mümin kardeşi ile birlikte hapishanede bulunmasının güzelliklerinden biri olarak, birbirlerini rahatça görebilmelerini de saymıştır. Hapishane dışındayken çeşitli nedenlerden dolayı zorlukla görebildiği müminlerle burada sürekli beraber olmakta, onlarla sohbet etmekte, tefekkürlerini paylaşabilmektedir. Burada çok güzel bir eğitimden geçen bu müminler ise, Bediüzzaman'dan aldıkları eğitimle geleceğin birer tebliğcisi olacaklardır. Gittikleri her yerde Kuran ahlakının üstünlüğünü, Risale-i Nurlar'dan öğrendikleri hakikatleri anlatacaklardır. Bediüzzaman bir eserinde mümin kardeşleriyle birlikte olmanın nasıl bir nimet olduğunu şu şekilde anlatır:
"Bu işsiz ve iki kat artırılmış maddi ve manevi kışta, Medreset-üz Zehra'nın bir dershanesi olan bu Medrese-i Yusufiye'de, öz kardeşten daha müşfik çok hakiki dostlarını ve mürşid gibi uhrevi kardeşleri gayet ucuz ve az masrafla görmek, ziyaret etmek ve onların kişisel özelliklerinden istifade etmek ve şeffaf şeylerde sirayet eden nur ve nurani gibi iyiliklerin, manevi yardımlarından, ferahlarından, tesellilerinden kuvvet almak cihetinde bu musibet şeklini değiştirir, bir nevi yardım perdesi hükmüne geçer. Evet bu gizli yardımın bir latif zarafetidir ki, bütün buraya gelen Risale-i Nur talebelerine "Hocalar" namı verilmiş. Herkes lisanında "Hocalar.. Hocalar" diye hürmetle yadediyorlar. Bu zarafet içinde latif bir işaret var ki; bu hapis medreseye döndüğü gibi, Risale-i Nur şakirdleri dahi birer profesör, öğretmen ve sair hapishaneler de bu hocaların sayesinde inşaAllah birer mektep hükmüne geçeceklerdir."10
Bediüzzaman'ın sözlerinden onun en zorluk ve sıkıntı veren olaylarda dahi tecelli eden güzellikleri görebildiği, herşeye olabilecek en olumlu ve en hayırlı gözle bakabildiği, daima iyimser olduğu, hiçbir zaman karamsarlığa, umutsuzluğa ya da üzüntüye kapılmadığı, çok güçlü ve dirayetli bir insan olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bunlar Allah'a gönülden iman etmiş, tevekküllü, sabırlı ve takva sahibi bir insanın önemli özellikleridir. Allah Bediüzzaman'ın bu güzel bakışına karşılık olarak, gerçekten de hapishaneyi medreseye çevirmiş, kendisi ve öğrencileri bu medreseden istifade ettikleri gibi, diğer mahkumları da birer öğrenci haline getirmiştir.
Nitekim aradan geçen onlarca yıla rağmen bugün de Müslümanlar Hz. Yusuf Medresesi'nde eğitim gören ve çevresindekileri de eğiten Bediüzzaman'ı anmakta, onun hikmetli sözlerinden, tefekkürlerinden faydalanmaktadırlar.

DİPNOTLAR

3. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s. 260
4. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Ondördüncü Şua, s. 509-510
5. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, s. 428
6. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.264-265
7. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Ondördüncü Şua, s. 522-523
8. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s.267
9. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, s. 502
10 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Şua, s. 313-314